Yapraklı yollar gibi
Gidelim bahçelere ..
Melih Cevdet Anday
Yaşamda kesişen ve birleşen kümeler…
Posted by
Son zamanlarda bir kaç paylaşım okuyorum medyada , her şeyini satıp çalışma hayatından bıkıp köye gidip yerleşenler ile ilgili , eğer gerçekten istekleri buysa , kendileriyle başbaşa kalıp bu şehir çarklarının arasına sıkışıp kaldığını düşünüp , o marka çanta , bu marka ayakkabı alışverişlerinden bıkıp bundan sonra bir lokma bir hırka diye düşünüp de bunu yapanlara bravo der , tebrik eder yürürüm.
Ama bir yandan bakıyorum , bunu yapanlar henüz 30 lu yaşlardalar , bekarlar ve kendi hayatlarından başka bir sorumluluğu olmamış gençler, biraz yalnızlar …
Geçen gün yine böyle bir yazıya denk geldim ,önce aferin dedim , hayali buymuş demek ki , sonra daha erken , biraz zaman geçsin bakalım ne kadar daha bu koşullarda mutlu yaşayabilecek diye düşündüm .
Bizler barınma , giyinme , gıda vb ihtiyaçlarımızı kendimiz üretmeyi bilmediğimiz için bilgilerimizi satıp para kazanıp bununla da ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz .. Şehri bırakıp da gidip bir köye yerleşince bir anda bu değişecek mi ? Hayır ..
Herkes çalışıyor , üretiyor , köydekiler de öyle , evet iş hayatının çarkları bazen acımasızca dönüyor ama , bizler bunu , üstelik özel arabalarımızla / servislerle işe giderken , masalarımızda otururken söylüyoruz , ya fabrikalarda , madenlerde , hastanelerde çalışanlar , otobüslerle her sabah ıngıl tıkış gidip dönenler ne yapsın , sıkılma lüksü olamayanlar … Keşke iş hayatı bu kadar yıpratıcı olmasa , ama önemli olan iş hayatının içinde de özümüzü kaybetmeden , önceliklerimizin farkında olarak , kirlenmeden kalabilmek ..
Herkese istediği yaşamı kurabilme , mutlu olma ve farkındalıkla şükredebilme diliyorum …
Sevgiler..
Posted by
Çocukluğumdan beri içsel bir sevinç duyarım adı geçince … Neden bilmem..
Romanlarını okudum vaktiyle , çok eskiden ..
Gora vardı , Nobel ödülü aldığı romanı ..
Şiirleri ..
Hindistan ın İngiltere boyunduruğuna karşı gelmesi için mücadele verdi kendince , sert olmadan..
İngiltere Sir ünvanı vermişti kendisine , ama o sonra bu ünvanı geri verdi .
Fotoğrafına bakınca da her zaman etkilenirim , çocukluğumdan beri..
Gözleri ateş gibi…
Tagore un Yıldızlar şiirinde ‘bütün yıldızların parladığını duyarım içimde ‘ satırlarına ithafen ,
Mine Baysan’ın yıllar önce kaleme aldığı şahane bir yazıyı paylaşıyorum ;
“düşünüyorum da,
sanırım en büyük korkumuz oldugumuz gibi görünmek.
yumusacik kalbimizin fark edilmesi,
naif yönlerimizin kesfedilmesi,
cesaretsizligimizin anlasilmasi,
korkularimizin paylasilmasi
sanki zarar görecegimizin en büyük isareti.
kabuklarımızın altinda
kendimizi saklamakta ne kadar da ustayiz.
ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızin ardinda.
hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
istiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
kirpiler ve kaplumbagalar gibi.
sahi koruyor mu bizi bu çatlamamis sert kabuk?
kimse incitemiyor mu duygularimizi, inançlarimizi, benligimizi?
yoksa zarar mi veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
hissettiklerimizi gölgeliyor, yansitmiyor mu gerçek kimligimizi?
duygularimizi bastiriyor, el ele tutusmamizi engelliyor mu?
eger bir yildiz gibi isil isilsam ve bir yildiz kadar parlak.
ne çikar atesböcegi sansalar beni.?
belki en hoyrat yürek bile atesböceginin
o uçucu, masum, sevimli çocuksuluguna el kaldirmaya kiyamaz?
güçlü kapilarin arkasina kilitlemesem kendimi, korkakligimi,
sevgi istegimi
en insani yönlerimi kayitsizca sunabilsem
bu sert kabugun agirligindan kurtulup
bir kus gibi uçacagim özgürce.
anlasilacagim ve bir ayna gibi yansiyacagim
karsimdakine.
o da çözülecek belki.
samimi ve güvenliksiz, silahsiz biriyle göz göze gelince.
oysa bir görebilsek bunu.
kalmadi böyle insanlar demesek.
güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
kirilmaktan korkmasak.
incinsek, yaralansak.
ne olur bir darbe daha alsak.
yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabugu.
denesek.
risk alsak.
yanilsak.
fark etmez.
tekrar, tekrar bikmadan denesek.
ve kucaklassak yeniden.
tipki eskisi gibi.
ne oldugunu anlayamadigimiz o onbes yildan öncesi gibi.
o zaman fark edecegiz.
ne kadar özledigimizi birbirimizi.
neler biriktirdigimizi,
kaybolan degerlerimizi ne kadar özledigimizi.
beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
vakit az, paylasmak, sarilmak için.
yasadigimiz cografya zor, sartlari agir.
yüregi daha fazla küstürmemek lazim.
sirtimizda agir küfeler, her gün katlanan.
ve kosullar bir türlü düzelmeyen.
sevgiye çok ihtiyacimiz var.
ufukta kara bir kış görünüyor.
ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
kırın o sert, o agir kabuklarinizi.
kurtulun bu yükten.
korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
yalnizliga mahkum ediyor bizleri.
hem hepimiz bir yıldızız .
ne çikar atesböcegi sansalar bizi. “
Herkesin Kurban Bayramını kutluyorum…
Sevgiler..
Posted by
Stanford üniversitesi fizik profesörü W. A. Tiller, bilinçli düşünceleri , bir elektronik alete yükleyip bunu daha sonraki bir tarihte kullanarak bir canlıyı etkileyebileceğini ispat etmiş.
Aletlerine belirli bir düşünce (niyet) yüklemiş ve neticeyi elde etmiş.
Sistemi kullanarak PH solüsyonunun değişmesini sağlayıp sinek larvalarının gelişimini %15 hızlandırmış.
Niyet etmek her şeydir , bir anlayabilseydik , hoş anlasak da yapabilmek için sanırım çoook çalışmak gerek.
İnsan beyninin normalde alpha dışındaki frekansları üretip algıladığını yazıyor uzmanlar ama bir yandan da Meditasyonun , insan beyninde yoğun alpha frekansları ürettiği zaman olduğunu da..
İnsan ne zaman alpha üretir ? Kendini mutlu ve huzurlu hissettiğinde , yani bu mutluluk ve huzuru yakaladığımızda düşüncelerimizin niyetlerimizin dualarımızın kabul olduğu zamanlardır.
Meditasyon yaparak isteğimizi daha çabuk oluşturmak mümkün . Yani, isteğinizi, dingin bir durumda, beyinde Alpha frekansı oluştuğunda düşünmeniz hatta hayal etmeniz, daha etkili olmasını sağlıyor ..
Alpha, gözümüzü kapattığımızda hemen oluşmaya başlar ve yaklaşık 5 dakika sürer.
Aslında sadece meditasyon değil , dua ile , namaz ile de alpha frekansı oluşuyor diye düşünüyorum , namazdan sonra edilen dua etkili olur derler , bunun sebebi de açığa çıkan Alpha frekansı olabilir kanımca , ama tabii hakkıyla yapabilirsek..
Sevgiler..
Posted by
1911 de doğmuş ve 1995 de vefat etmiş Romen yazar.
Birkaç yıl önce ‘Çürümenin Kitabı’ nı okuduğumda , doğrusu nasıl bir ruh haliyle böyle bir kitap yazabildiğini merak etmiştim , ayrıca zekasından da çok fazla etkilenmiştim .
Esasen enteresan , vurucu saptamaları da yok değildir , bazen hak verdiği de olur insanın o satırları okurken..
Bazı alıntılar :
“içimizde doğan her fikirle içimizdeki birşeyler çürür…”
”modern olmak çaresizlik içinde şunun bunun ucundan tutmaktır’
”Her şey birbirine karışır, tum kazanımlar birer kayıp,
tüm kayıplar birer kazanımdır. “
Yaşamanın amaçsız olmasını ister , çünkü ancak amaçsız yaşanırsa hayatın anlamının anlaşılıp kavranabileceğini düşünür , her yazarın biraz hasta olması gerektiğini savunur ..
Hitler i çok karizmatik ve başarılı bulduğunu söyleyen yazıları da olduğunu okumuştum bir zamanlar ..
Daha 23 yaşındayken yayınlanan ilk kitabının adı da ”Ümitsizliğin Doruklarında” dır.
Çocukluğunda yaşamış olduğu bazı olaylar ruhunun derinliklerinde kapanmayacak yaralar açmış olabildiği düşünülür.
Sistematik düşünce kalıplarını reddettiği için tamamen kendine ait hislerle yazılarını yazdığını söylemektedir ,
Kitaplarında genelde kötümser , negatif bir yaklaşım sergilediğini görürüz , hele benim gibi biraz daha yaşama
umutla bakan ve iyimser biri için , oldukça kasvetli ve karanlık bir tablo çizmektedir , ama aslında yazılarında
gerçeklik payı yok değildir tabii ki..
Tüm okurların , onun felsefesini anlaması hiç kolay değildir .
Kitaplarından bazıları :
”Burukluk”
”Çürümenin Kitabı”
”Doğmuş Olmanın Sakıncası”
”İtiraflar ve Aforozlar” .
Posted by
Posted by
Posted by
21. yüzyıldayız , teknoloji almış başını gidiyor , bilgi ve iletişim de öyle.. Ama nedense insanlar batıl inançlardan kurtulamıyorlar , buna çare yok. Birey olarak batıl inanç taşımayı anlayabilirim ama bu kurumlara yansıyınca enteresan geliyor bana..
Örneğin birçok yabancı havayoluna ait uçakta 13 numaralı koltuk yok , otellerde 13 numaralı oda yok , 13. kat yok , 12 den 14 e geçiyor.
Bunu gerçekten enteresan buluyorum , devekuşunun kafasını gömmesi gibi birşey bu , yazıyla yazılmış olarak 13 ü görmeyince orası 13. kat olmamış mı oluyor ? 14 numaralı koltukta otururken nasıl içimiz rahat ediyor , onun 13 olduğunu bildiğimiz halde … Kendi kendimizi kandırmakta üstümüze yok ..
Japonya da da aynı şey 4 sayısı için söz konusu , otellerde 4 numaralı oda yok , 4. kat yok , 4 sayısı ölümle eşdeğermiş onlar için , bu yüzden kaçıyorlar . Ben ayın 4 ünde doğmuşum mesela , belki Japonya da olsaydım 5 diye yazdırırlardı nüfus kağıdıma kimbilir
Posted by
Posted by
Sahilde yürüyorum , kulaklarıma çalınan sesler birbirine karışıyor, nasıl bu kadar farklı tını ve ses var , ne ayrıntı ama
İnsanoğlu birbirinden farklı ne kadar fazla obje yaratabilir acaba ? Eninde sonunda kendimizi veya kafamızdaki bir şeyi tekrarlarız , mutlaka öyle yaparız .. Herkesin kafasında bir takınaklı düşünce , bir renk , bir obje vardır herhalde ve eninde sonunda , dönüp dolaşıp onu dile getirir yaptığı her neyse onda , bu bir resim olabilir , yazı olabilir farketmez… Mesela ben fotoğraf çekmeye başladığımda anladım ki bir kapı takıntım var , asla bilmiyordum bunu , hiç düşünmemiştim bile , ama bir de baktım ki arada gidip gelip hep kapıların fotoğrafını çekmişim , nedenini bilemiyorum , psikanalizde bir nedeni var mıdır yok mudur bilmem , hemen bir şeye bağlayıp sonuç budur denmesi de sinir bozucu .. Ne malum öyle olduğu , kim demiş ?
Hemen tesbitte bulunulur ; eveeet , kapılarla ilgileniyorsunuz , efendiiim , sizde bir kapıdan kaçıp kurtulma isteği var veya bir başkası ; meraklısınız, kapıların ardında ne olduğunu merak ediyorsunuz , diğeri ; kapıları açıp yeni başlangıçlar yapmak istiyorsunuz vb.. bu yorumlar uzar gider.. Belki biri doğrudur , belki hepsi , belki de hiçbiri… Doğru olan tek şey var , ben kapıların fotoğrafını çekmeyi seviyorum , nokta.
Belki başka birşey yapsam , o zaman da başka bir objeyi tasarlayacağım örneğin resim yapsam belki de hep masa yapacağım (tamamen tahmin tabii) kimbilir..
Esasen her yaptığımız şeyde kendimizden bir parça bırakıyoruz ve onu yaşatıyoruz , ne yaparsak yapalım öyle , yemek yerken , insanları yönetirken , uyurken , aynaya bakarken , elma soyarken , kısacası ne yaparsak yapalım bizden bir parça var yaptığımız herşeyde , aslında yapılan şey aynı ama yapan el farklı ve dolayısıyla ortaya çıkan sonuç ve etkileri de her zaman farklı oluyor ..
Bakılan şey de bakan göze göre değişiyor , zaten herkes aynı şeyde karar kılsaydı , aynı şeyi düşünseydi güzellik yarışmalarında veya ses yarışmalarında jüriye ne gerek vardı ? Sonuçta herkes aynı kişiyi veya sesini güzel bulurdu biter giderdi , ama herşey farklı , dünyada kaç çeşit insan varsa o kadar da fikir , zevk ve doğru /yanlış var.
Posted by