Türkçemiz..

Öğrenimi ne olursa olsun  , hepimizin zaman zaman  ya aceleden ya dikkatsizlikten yazılan metinlerde Türkçedeki bazı kurallara dikkat etmediğimizi görüyorum ve üzülüyorum.Kendi dilimiz dışında öğrendiğimiz yabancı dillerin yazımında gerekli dikkati göstermeye çalışırken , kendi dilimizi önemsememek bana doğru gelmiyor.

Okuduğum bir yazıda ,  dahi anlamına gelen -de -da ekleri birleşik yazılmışsa  konsantrasyonum dağılıyor , bazı yazılarda da her -de nin  ayrı kullanıldığına rastlıyoruz ki  bu da yanlış , sadece dahi anlamına gelenlerin ayrı yazılması gerekir aslında..

En sık rastladığımız yanlış kullanılan kelimelere baktığımızda (ilk yazılanlar doğrudur)
Yanlış  — yalnış
Yalnız — yanlız
Gardrop — gardolap
Kibrit — Kirbit
Hastane — hastahane
Pastane — pastahane
Arabesk — arabeks
Şarj — şarz

Bunun dışında bir de aslında kendisi çoğul olduğu halde -ler -lar ile kullanılan kelimelerimiz  var . Örnekler :

Evrak (lar)  yanlış…. tekili  varak
Boğaz (lar) ım ağrıyor … yanlış …
Data (lar) yanlış..  tekili datum
Ebeveyn (ler) yanlış..  Ana – baba demek olduğundan 2 kişiyi kapsar
Ulema (lar) yanlış… tekili  alim
Boyut (lar) yanlış
Beyanat (lar) yanlış.. tekili beyan
Eşkiya (lar) yanlış … tekili şaki
Tüccar (lar)  yanlış… tekili tacir

Bir de  her pastaneye girdiğimde dikkatle baktığım bir kelime vardır , bir çok pastanede değişik yazımlarını görmüşümdür.

Bu kelime nedir ?  İşte rastladığım örnekler :

Poğaça  Boğaça  Poğça  Boğça  Bugaça  Puğaça  Pohça

Tabii ki herkes dilbilimci değil , hepimiz zaman zaman yanlış kullanıyoruz ama dilimize sahip çıkmalı ve doğru kullanmaya çalışmalıyız ,hadi biz günlük yaşamın içinde yaşamını sürdüren sade vatandaşız ama medyada bile dil kullanımına hiç dikkat edilmiyor , gerek Televizyon , gerek yazılı basında  çıkan bazı yazılarda yanlış , dikkatsiz ve özensizce kullanılan o kadar çok kelime var ki , en azından , işi bu olan insanlarımızın bu konuda daha duyarlı  olmasını beklemek sanırım hakkımızdır.

Hayat…

2 Mayıs 2008 006 ( Heybeliada A.G.)

 

Hayat insana her gün yeni bir şeyler öğretiyor , çalışkan bir öğrenci miyiz ? Yoksa günü mü kurtarıyoruz bilinmez..
Bildiğimiz tek şey günler geçip gidiyor , geri dönüş yok ..

 

Diyalog…

Karadeniz 2010 Eylul 112 (2012 Trabzon)

İnsanın kendi kendisiyle kaldığı , özünü ,  ruhunu dinlediği nadir zamanlardan biri geceleri yastığa başını koyduğu zaman olsa gerek..Gün içinde bir sürü koşuşturma , değişik konular , insanlar , ilişkiler , diyaloglar  sürüp gidedursun , yatağa yattığı an bir an için kendi kendine kalır , o zaman da bir diyalog başlar , insanın kalbi ile beyni birbiriyle konuşmaya başlar arada sağduyu katılır bu konuşmaya eğer duyabilirse ..

İşte o zaman insan kendi gerçeği ile yüzyüze kalır , gün içinde unuttuğu , görmezden geldiği , artık umursamadığını düşündüğü , gözardı ettiği , bastırdığı , yok varsaydığı konular birer birer sıraya girer konuşmak için , itişip kakışırlar kuyrukta beklerken , güçlü olanlar ön sıralarda yerini alır hemen..
Günlerce bekleyen olur veya sırasını başkasına veren , kendini su yüzüne çıkartmak istemeyen , derinlerde bekleyen…
Sonra bir bakarsın ki , uyumuş kalmışsın , bazı konularla ilgilenmeye  rüyanda devam edersin , bazılarını çözmüşsündür , bazıları ise bir dahaki seferi bekler
Ve sabah olur , gün ışır , uyanırsın ,  hayat uyanır , kalbinle beynin ‘Günaydın’ der birbirlerine ve günün kalanıyla haşır neşir olmaya başlarlar..

 

Matematik…

IMG_3944

Yalnızlığı seviyorum, ama bazen , her zaman değil..
Zaten ne kadar yalnız kalırsak kalalım sessiz kalamıyoruz.. Gün boyunca kaydedilmiş sesler beynimizin içinde yalnızken oradan oraya koşturup duruyor ..
Aslında tüm frekansları duyamıyoruz. İyi ki de duymuyoruz yoksa yaşamamız çok zor olurdu.. Her şey ayarlı ve tutarlı sunulmuş bize..
Ne çelişki ? Aslında herşeyi duyamıyoruz , her görüneni hepimiz aynı şekilde göremiyoruz ama buna rağmen herşeyi bildiğimizi , birbirimizi anladığımızı düşünüyoruz .. Hiç bir şey tam değil , yarım yamalak bir yaşam , her şey yarım , herkes yarım , tam değiliz… Oysa nasıl isimler koymuşuz bazı ortamlara vb. Ne diyoruz :
- İki tam , bir öğrenci. Yalan … Kim tam ? Tam kim ? Kime göre kim tam ?
Tamlayanlar var , tamlananlar var , isim tamlamaları var , sıfat tamlamaları var … Var da var …
Matematikte de tamsayılar var . Oldun mu tamsayı olacaksın , tam… Ne o öyle bayağı kesir falan … Adı üstünde bayağı , sıradan… İşin içine tam sayı karıştı mı zaten bileşik kesire dönüşüyor .. Kocaman , kallavi bir isim .. Bileşik kesir.
Çeğrek , yarım , buçuk olmasa yaşayamazdık , herşeyi tamsayı ile ifade edemeyiz her zaman .. Her tamsayının içinde çeğrekler , yarımlar var , onlardan oluşuyor aslında
Bir de asal sayılar var .. Kendinden ve birden başkasına bölünmeyen, sadece kendini seven … Bire bölünür çünkü sonuç yine kendisidir.. Sadece o .. her yerde o… Aslında ben üzülürüm asal sayılara , onlar yalnızca iki böleni olan sayılardır , kendinden ve bir sayısından başka böleni yoktur onların.. Yalnızdırlar … yapayalnız …Bazen hepimizin olduğu gibi.. Kimseye ihtiyaçları yoktur onların , kendilerine yeterler ,kendileriyle yaşarlar , ne kadar güçlü olduklarını , ulaşılmaz olduklarını , kimsenin onları bölemeyeceğini ispat etmişlerdir tüm sayılara , herkesi herşeyi yenebileceklerini söylerler , güçlüdürler , her durumda onlara ulaşıp bölmek isteyen sayıları , elinin tersi ile iterler ..
Etkisiz elemanlarla bir alıp veremedikleri yoktur , çünkü yine hep kendilerini verir sonuç onlara … Ama sıfırdan çok korkarlar .. Çünkü sıfır yutan elemandır , bir anda yok eder her şeyi… Çok yakınına gelemezler .. Sıfır doğru kullanılmazsa tehlikelidir .. Önce sağ yanına olabildiğince yaklaşır sayıların… Bir anda sayılar yücelir , yükselir, değerleri artar ama sonra başka bir sıfıra çarparlar ve bir anda içinde yok olurlar ,sıfıra dönüşürler , ortada hiç bir şey kalmaz ..O yüzden olabildiğince uzak kalırlar sıfırdan..
Aslında hepimiz bazen asal sayıyız , bazen sıfır , bazense etkisiz eleman , içinde bulunduğumuz işleme göre değişiyor durumumuz .. Öyle ki , eşitliğin bir yanından öbür yanına geçerken işaret değişiyor , iki tarafta da paydalar eşitlenmezse iki sayı bir araya gelip toplama yapılamıyor..
Yaşantımız dört işlemden ibaret zaten … Ama bu işlemleri doğru yerlerde kullanmak gerekli , yanlış yerlerde yanlış işlemleri kullanmaya çalışırsak herşey allak bullak olur , eşitlikler eşitsizliklere dönüşüverir bir anda , o işlem olmadı , bunu deneyelim diye çeşitli işlemleri çeşitli yerlerde kullanmayı dener dururuz , doğru sonuca hiç bir zaman ulaşamayız ..

Sonsuz…

sahil 3

Yaşam akıp gidiyor , tutamıyoruz , aslında yaşam hakkında bir yargıya varmamız doğru değil , yaşam sonsuz , tıpkı bizim sonsuz olduğumuz gibi. Kendimizi yinelemekten başka bir şey yapmıyoruz , öğretilmiş kurallar ve bilgi (!) ışığında hareket ediyoruz , ”biz kimiz ” , ”hayatımızın anlamı ne” diye düşünmeden yaşayıp ölen bir çok insan var , hoş düşünüp de cevabı bulan var mı kimbilir .. Belki de Einstein ın dediği gibi ”Deliliğin tanımlarından biri  , tekrar tekrar aynı şeyleri yapmak ama farklı bir sonuç beklemektir” ..

Önümüzde bambaşka seçenekler , gerçeklikler , açılımlar varken biz hep aynı şeyleri yapıyoruz , aynı gerçekliği oluşturuyoruz durmadan.. Daha çok çalışıyoruz , daha çok kazanıyoruz , sanıyoruz ki bir yerlerde varolan bir boşluk böylece dolacak , ama hayır dolmuyor , boşluğu doldurmanın çaresi daha çok para kazanmak değil  veya daha pahalı yaşamak , daha iyi giyinmek , daha iyi yemek vb.. Varolmak için mücadele edip duruyoruz  , cesaretle (!) , herşeyi öğrenip bildiğimizi sanıyoruz , oysa bilimin güzelliği bugün doğru bilinenlerin , yarın yanlış olabileceğinin kanıtlanması varsayımına dayanıyor .. Herşey yanlış olabilir , matematik de de böyle değil mi ?  İşlemler içinde bulunulan uzaya göre değişebilir , sonuç değişir.

Aklıma çok eskilerden bir hikaye geldi ; ,

Üniversitelerden birinde bir profesör , Zen hakkında bilgi almak ve öğrenmek üzere bir Zen ustasını ziyarete gider , ama ustaya gittiğinde sürekli kendinden söz eder , kendi fikirlerini anlatır devamlı  , kolay değil o da bilgili bir profesördür sonuçta..Usta sessizce dinler profesörü sonra ona bir çay ikram eder , fincanı çayla doldurmaya başlar , fincan dolar , taşar , tabak dolar taşar ve çay yere dökülmeye başlar , usta devam eder , o zaman profesör dayanamaz ve ustaya ”fincan doldu görmüyor musun , daha fazla alamaz ” diye bağırır.
Usta ”doğru ”der ve devam eder ”siz de bu fincan gibi kendi fikir ve görüşlerinizle dolusunuz , kabınızı boşaltmadan size nasıl Zen öğretebilirim ? ”  diye yanıtlar
Evet , hepimiz kendi kabımızı kendi bilgilerimizle öylesine doldurmuşuz ki , yerimiz yok. Oysa kabımızı zaman zaman da olsa biraz boşaltmak ve daha büyük bilgilere yer açmak , açık olmak , kabul etmek gerekir  , aksi taktirde bilgiyle / bilmeyle dolu bir dünyada yaşamanın heyecan duyulacak bir yanı kalmıyor , oysa her sabah kendimizi şartlamadan , her türlü şartlanmışlık ve bilgiden uzak yepyeni deneyimlere açık tutarak güne başlamamız ne hoş ve heyecanlı..
Ben sabahları kendi kendime şöyle diyorum ” ne güzel bir gün , bugün kimbilir ne güzel şeyler olacak ve ne yeni deneyimlerde bulunacağım ” , burada geçen güzel kelimesi yanıltabilir , başımıza gelen ne olursa olsun deneyimleyecek bir durumdur ve güzeldir diye algılıyorum.
Birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var ama birbirimizi dinlemiyoruz bile , üstelik sevgimizi de göster(e)miyoruz , ne garip..Yaşama anlam katmaya çalışan bizleriz , tecrübelerimizle , varoluşumuzla , hayatın anlamını arayıp duruyor bunca insan , aklımız bizi buna itiyor , herşeyin bir anlamı olmalı dan yola çıkılıyor..
Ama galiba esas anlam ; hayatta olmak  ve yaşamak ve bu deneyim hayatın anlamının ta kendisi..
Aslında herşey tek , biz de tekliği arıyoruz , birbirimizi tek bir ruhmuşcasına kabul etmek , herşeyini paylaşabilmek  , kolay değil ..Ruhsal kimliğin paylaşılabileceği  doğru insanı bulmak , işte insanı eternal yalnızlığından kurtaracak olan da bu …  Ölümsüz olabilmenin sırrı  bu.

 

Kuantumum , birim…

Back Camera (2011 Belek  A.G.)

 

Bir kuantumdur gidiyor.  Okuldayken ancak fizik dersinde duyduğumuz ve bir çoğumuzun ilgisinin sadece o kadarla sınırlı kaldığı kuantum..

Ne yalan söyleyeyim Fizik derslerini matematik kadar çok  sevmezdim , hele optik  , elektrik ,  ne bileyim sevemedim işte ,  baştan sevdirecek şekilde anlatılmadı belki de ondan ,  oysa hayatın içinde  bir çok fizik kuralı ile beraber yaşayıp gidiyoruz kardeşçe .. Sevmezdim dememe  rağmen çalışıp iyi not alırdım o başka..

Şimdiyse kuantum her yerde .. Kitaplarda , TV de , düşüncede , yakında bir de kuantum tarikatı kurulursa hiç şaşırmam  , belki de kurulmuştur da ben bilmiyorumdur.

Benim aklıma kuantum deyince hemen kedi gelir .. Neden ?  Çünkü meşhur bir deney vardır ilgililerin bildiği , Schrödinger in kedisi..  Güzelim kedi  kuantum mekaniğine hizmet adına , Yaşar ne yaşar ne yaşamaz olmuştur.

Ruhumuz ve bilinç aslında kuantum dalga mekaniği ile izah edilebilir ,  Lucretius da ruhun  , ruh atomlarından oluştuğuna inanıyordu kendince , o zamanlar kuantum fiziğinden haberdar değildi ,  Kur’an daki bazı ayetlerde de atomdan söz edildiğini biliyoruz  ,  zaten adına ne denirse densin aslında olan / varolan şey aynı  , burada detaylı bir sürü şey yazıp da beyinleri bulandırmayalım , zaten ilgili olan kişiler okuyarak ve okuduklarını içlerine sindirerek bazı şeyleri anlayabilirler , zira sadece okumak yetmez , eğer onu içimizde hissedip özümsemezsek o bilgi  gelir ve geçer.

Evet  , son zamanlarda içinde kuantum geçen cümleler duyuyorum  ,  yeni moda.. Ama kendisi yeni değil.

Doğadaki parçacıklara bakarsak temelde iki çeşit .. Fermion ve bozon ..

Fermionlar ki proton , nötron olarak da bildiğimiz , maddeyi oluşturmak için biraraya gelen parçacıklar  , ama bunların dalga fonksiyonları tamamen içiçe geçmez  ,  kendi başlarınadırlar bir dereceye kadar..

Bozonlarsa ki foton , glüon gibi bunlar ilişki parçacıklarıdır , evreni  birbirine bağlayan  kuvveti taşırlar , bunların dalga fonksiyonları tamamen birbirinin içine geçer ,  tamamen bir olurlar birbirleriye birleşerek  ,  kendi bireyselliklerinden vazgeçerler..

Belki de tasavvuf kavramındaki teklik duygusu , senlik benlik olmaması durumu bizim parçacıklarımızın ne kadar bozon olduklarına / olmaya yatkın olduklarına bağlıdır . Kimbilir ?

Anlamak…

Ekim 2009 087 ( 2009 Londra)

 

Dışarıdan bakınca insanların anlaşamaması aslında ne garip .
Hepimiz insanız , uyuyoruz  , acıkıyoruz , üzülüyoruz , seviyoruz , kısacası bir çok içgüdü ve duygumuz var , kendi insanımızla aynı dili konuşuyoruz , hatta toplasak neredeyse hepimiz ömrümüzün sonuna kadar hemen hemen aynı , belirli sayıda kelimeleri kullanarak konuşuyoruz ve bütün bunlara rağmen birbirimizi anlayamıyoruz…
Anlamayı da istemiyoruz  , öyle bir derdimiz de yok , çünkü egomuz var , karşımızdakinin ne söylemek istediği ile değil bizim kendi önyargılarımız eşliğinde ne anladığımızla ilgileniyoruz , karşımızdaki  kendini yırtsa da önem vermiyoruz , anlamak istemiyoruz..
Kendi çevremize çizdiğimiz küçük çemberlerimiz var bunların içinde kalıyorsa söylenenler  , tamam , ama dışındaysa ilgilenmiyoruz…Hepimiz  haklı olmak istiyoruz ,  halbuki  olsak  ne olacak , olmasak ne değişecek , ne kazanılacak ?
Haklı olunca   ego kazanacak , belki de diğer insan kaybedilecek , peki , buna değer mi ?
Tercih meselesi..
Oysa sev sevebildiğin kadar herkesi ,  hoşgörmeye çalış  …
Sonuçta elimizde kalacak tek şey sevgi..

Ajda Pekkan ‘ın şarkısında dediği gibi ;

”Hoşgör sen , affet gitsin aldırma  ,
Büyüklük sende kalsın sonunda ,
Sen sarıl o sana sarılmazsa
Sen unut , unutmazsa”

Sereserpe…

Temmuz 2008 058

Şöyle sereserpe yaşasak , ne güzel olur.

Hiç bir şeye bağımlı olmadan , canımızın istediği gibi..

Kolumuzda saat olmadan , maillerimize  bakmadan , ”lazım” kelimesini hayatımızdan çıkartarak , oysa ne çok bağımlılığımız var , onlar olmazsa olmaz dediğimiz şey..
Kahve içmemiz lazım ,  çay içmemiz lazım ,  berbere gitmemiz lazım, telefonla konışmamız lazım ,  lazım da lazım..
Halbuki şöyle bir kaç günlüğüne unutsak hepsini , neye ihtiyacımız var ?  

Enikonu ,   iki  kuark  bir  leptondan oluşmuyor muyuz ?

Yolculuk…

IMG_0916 (Alaçatı A.G. )

Sıcak bir gece , çok sıcak… Ansızın kalksam ve yola çıksam  , yanıma fazla birşey almadan… Tozlu topraklı yollarda yürüyorum , derken yol beni bir nehir kenarına götürüyor  ya da ağaçların bol olduğu , şırıl şırıl akan bir dere… berrak buz gibi bir su , hani bakınca insanın kendini görebildiği  , dibinde irili ufaklı çakıl taşları.. Suya giriyorum , dibe inip  oradan yuvarlak beyaz çakıl taşları alıp elime yukarı çıkıyorum  , gözlerimi kapayıp kendimi suya bırakıp akıntıyla  yol alıyorum , akıntı beni bir denize ulaştırıyor , uzun sahili olan bir denize… Sahile uzanıyorum vücudumun yarısı suyun içinde yarısı dışında öylece yatıyorum , hafifçe kıyıya vuran dalgaların sesiyle … yarı uyur yarı uyanık…Güneş gökyüzünde ılık bir şekilde kendini gösterirken kalkıp kıyı boyunca yürüyorum ayaklarım hafifçe suda … Dalgalar çekildikçe ayak izlerim sahilde belli belirsiz.. Pervasızca esen rüzgar saçlarımda kendini hissettirmeye başlarken soluduğum havayı derin içime çekiyorum… Islak saçlarımdan akan su damlaları  omuzlarımdan aşağı yuvarlanıp denize kavuşuyor hasretle.. Sahilin ortasındaki küçük tahta kulübenin kapısı esen rüzgarla gıcırdıyor , belli ki uzun zamandır kullanılmamış … Verandaya çıkan basamakları  çıplak ayaklarımla usulca çıkıp gıcırdayan kapıya doğru ilerliyorum , başımı çevirip verandaya baktığımda bir masa , üzerinde eski bir örtü ve saksıda bir çiçek dikkatimi çekiyor  , bir de sayfaları uçuşan  solmuş  bir kitap … İçeri girmekten vazgeçip merdivene oturuyorum , karşımda alabildiğince deniz , dalgalar büyümüş sahili dövüp duruyor , bir yandan arkamdaki kapının gıcırtısı … Bir an gözlerimi kapatıyorum , neredeyim ben ? Gözlerimi tekrar açtığımda , verandadaki masanın üzerinde duran kitapta bir roman kahramanı olduğumu anlıyorum , başımı uzatıp ileriki sayfalara geçmeye çalışıyorum ne olacağını anlamak için , ama yapamıyorum… Kitabın okunmasını beklemeye başlıyorum ..

2007  Temmuz  A.G.

Varolmanın dayanılmaz güzelliği…

 

 

 

 

sahil 1 (Caddebostan sahili A.G.)

 

Sabah deniz kenarına attım kendimi , yürüdüm.
Denizin , yeni doğan günün nemine karışan kokusunu çektim içime , tuzunu hissettim dudaklarımda..
Günaydın diyen martılara  kocaman bir ‘günaydın’ ile cevap verdim , Kargalarsa oralı olmadı , onlara da ‘günaydın’ diye ben laf attım …
Adadan kalkmış yol alan vapurun ışıkları göz kırptı uzaktan , ‘güle güle’ diye seslendim ona…
Gökyüzünde geceden kalma hilal hala kendini göstermekte ısrarlı , yerini almak için sabırsızlanan güneşe usulca hoşçakal diyordu…
Dalgaların , sahile vuran sesini dinledim monoton..
Denizin üzerinde yol alan tankerin çıkardığı ses yankılandı sahilde..
O sırada hemen yanımdan geçen bir karga kanadıyla öptü beni yanağımdan , İşte dedim , işte hayat bu… Denizin kokusu , martıların sesi , birbirine karışan sesler ….  Bunları görebildiğim / duyabildiğim için şükrettim…Yenilendim , taptaze oldum , dalgalar yıkadı beni baştan aşağı …
Alaca karanlık yerini yavaş yavaş aydınlığa bıraktı sonra , hafif kızararak … Aydınlandı her yer , tıpkı içim gibi..
Arabaların asfaltta çıkardığı sesler  arttı , hayat akmaya başladı  yavaşça , ben de karıştım aralarına.

(2008 Mayıs A.G.)